2009-09-28

Kan

Kar yağıyordu. Beyaz benekler yüzüme, vücuduma, hayatıma dokunurken, ben yerde taştan bir heykel gibi yatıyordum. Düşünmenin ve bilinçli olmanın verdiği dayanılmaz ağırlıktan kurtulmuştum. Dakikalar, saatler, belki de günler geçiyordu. Bense bunların hepsinden soyutlanmıştım. Kim ya da ne olduğuma dair hiçbir fikrim yoktu. Birkaç saniyesine kadar ölümüne dövüştüğüm arkadaşım yağan karın altında bir tezatlık oluşturan kan gölünün ortasında yatıyordu. Hareket etmediğini bilemiyordum. Üstelik bunun için bir çabam da yoktu. Topuzumu suratına savurduğumda kemiklerinin kırıldığını duymuştum. Hala yaşıyor olması onun açısından büyük bir şanssızlık olurdu. Katlanmak zorunda kalacağı bitmek tükenmek bilmeyen sancılar, vücudunun her yerine iğneler batıyormuş gibi hissetmesi, etrafında olanları gözlerini çıkardığım için görememesinden dolayı duyduğu korku ve hayatının sonuna kadar onun sırtına yüklediğim acı dolu bir hayat. Eğer yaşayacak kadar şanssız ve Tanrı tarafından unutulmuşsa, bunların hepsine katlanmak zorunda. Gülümsediğimi fark ettim. Her zaman kaos beni cezp etmişti. Ama bu farklıydı. Bu sefer sonuç da sebep de bende gizliydi. Arkadaşımı öldürürken, kalbinin hızla çarpan ritmine aklımdan bir melodi uydurmuştum. Sanki kılıçlarımızı savurmamız, geri çekilmelerimiz, yumruklarımız, hepsi bu melodinin birer parçasıydı. Bu melodi ruhumu çalmıştı geri vermemecesine. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Yavaş yavaş etrafımdaki sessiz, huzur dolu dünyanın değişmeye başladığının farkındalığı zihnimi kapladı. Bilincimin yeniden bana bahşedilmesinin ardından içimi korkunun kara bulutları kapladı. Büyük bir fırtınanın başlangıcına işaret eden bulutlar. Etrafımdaki uğultu artıyordu. Bütün o uğultunun arasından annemin çığlığı beni o gece boyunca olan her şeyden daha çok etkiledi. Tetikledi. Bu çığlıkla her şeyin bittiğine umudun yanıp kül olduğuna dair izler vardı. Zaten kapalı olan gözlerimi daha da sıkı kapattım. Eski bilinçsiz halimi bu ana değişirdim. Öfke dolu çığlıklar bana ölümümü haber veriyordu. Yerden kaldırıldığımı hissettim. Yine tüm o uğultunun arasından tek bir kadının, annemin çaresizlik dolu çığlığını duydum. Her seferinde farklı yumruklar üzerime iniyordu, vuruyordu. Gözlerimi açmak istemiyordum. Bunu yapmamamın nedeni, olan her şeyin bir rüyadan ibaret olmasını istediğimden ya da ümit ettiğimden değildi; sadece yapamıyordum. Ama birden her şeyin donduğunu hissettim. Birisi beni dimdik ayakta durdurdu ve gözlerimi açmamı buyurdu. Ses ölümün kendisi kadar soğuk, hayatın akışında olan bir kişi kadar zayıftı. Gözlerimi yavaş yavaş açmaya başladım. Başımın dönmeye başladığını hissettim. Etrafımdaki hiçbir şey net değildi. Bulanık siluetler etrafımı sarmıştı. Ne renklerin kaybolduğunu ne de gizemli sesin sahibini başımın dönmesi sona erinceye kadar fark edemedim. Renklerin yok oluşuna şaşırmıştım. Ama sevinmiştim de. Renkler hiçbir zaman bana bir anlam ifade etmemişti. Hep fazla bir yük… Gereksiz bir ayrıntı… Artık dumanın dünyası olan bu dünyayla tamamen zıt olan kırmızı cüppeli bir figür karşımda duruyordu. Ona doğru gelmemi buyurdu. Ama korkuyordum. Yüzü yoktu. Elleri yoktu. Sadece bir cüppe… Tereddüt ettiğimi görünce cüppesinin kolunu havaya kaldırdı. Ayaklarım hareket etmemesine rağmen ilerliyordum ya da altımdan toprak kayıyordu. Önüne gelince durdum. Bana baktığını hisettim. Yüzü karanlıktan ibaretti. Yine de o karanlık o boşluğa kafamı kaldırıp baktım. Bir an yutulduğumu hissettim. O boşlukta olmak istemiyordum. Onun dışında olup onu izlemek bana daha cazip geliyordu. Beni düşüncelerimden çekip çıkartan bir çığlık oldu. Boşluktan gelen ve yine oraya dönen bir çığlık. Bana gerçeği getiren, her şeyi anlamlı kılan bir çığlık. Bana yeni bir şans verilmişti. Karşılığındaysa beni karşılıksız sevebilen tek varlığı, annemi öldürmem isteniyordu. Küçücük bir an bile ne düşündüm ne de tereddüt ettim. Orada taştan bir heykel gibi duran annemin yanına gittim. Kırmızı cüppeli de beni takip etti. Bana bir bıçak uzattı. Renklerin olmadığı o anda bile kırmızı kırmızı parlayan bir bıçak. Onu elime aldığımda, nasıl olduğunu o an açıklayamasam da onun zaten yıllardır bana ait olduğunu hissettim. Annemin gözlerine bakarak bıçağı kaldırdım ve anneme sapladım. Elime onun kanı akmaya başladı ve yavaş yavaş bütün vücudumu sardı. Annemin kanı beni ölümsüz kılıyordu. Annemin kuru bir kabuk misali yere düştüğünü gördüm. Hemen ardından da renkler ve hareket tekrar geldi. İnsanların bana şaşkınlıkla; hatta korkuyla baktıklarını görebiliyordum. Büyünün gizemli dilinde konuşmaya başladığımdaysa, hepsi, onlar için ölümü çağırdığımı anlamışlardı.

Hepsinin düşüşlerini izledikten sonra kırmızı cüppeliye döndüm, “Ben Kan’ım.” “Biliyorum, Efendimiz. Uzun zamandır sizi bekliyorduk.”

Hiç yorum yok: