2009-11-22

Klişe Bir Tablo

Ölmek istemiyorum; yaşamak istediğimden de değil… Bilmiyorum, bilmek istediğimi de zannetmiyorum. Klişelerle devam edeyim. Dışarıda hava soğuk. Yağmur taneleri ara ara ağacın dallarına serpiliyor. Yoldan geçen araçların sesi bu klişe resimde olması gereken rüzgarın sesini perdeliyor. Ayrıca loş ışıkta oturduğum odamda Epica’nın “Feint” şarkısı gözlerimi kapatıp yalnızca ölümü düşünmeye zorluyor. Zaten rüzgarın sesi olmuş olsa da pek önemsemezdim. Zaten kahve de içmiyorum. Bir film koyup izleyesim de yok. “Ve masumiyet de yiter…” Gözlerimi açıyorum. Dışarıda hava soğuk. Ama hiçbir soğuk, kalbimin derinliklerinde tüm hayatı perdeleyen, çapalayan, deşen, eriten ayaz kadar karanlık ve ölümcül olamaz.

Masamda iki gün önce, tam da bu vakitte başladığım kitaba kaydı gözüm. “Büyücü: Usta” Milamber’i anlamıyordum daha iki gün öncesine kadar. Her şeyi unutup, daha doğrusu unutturulup, sonra hatırlayıp bir anlamda unutmayı seçmeyi anlamamıştım. Belki daha büyük bir planın parçasıdır. Belki yine bir dünyayı, birisi çıkıp kurtaracaktır. Tam şu anda bana unutmak teklif edilse, sonrasında hatırlayıp da hatırlamamış gibi yapmaya gözüm kapalı atlarım. Bu klişe resmi klişe bir sözle fırçalamak lazım gelir; “Ne yaparsın, hayat kahpe!”

Şarkı başa döndü. Sesi biraz, çok az daha yükselttim. Ötelerden gelen bir ses gibi… Ölümden, sonrasından geri gelen… Hiç kimsenin anlamadığı anlamlandıramadığı, yalnızca gözleri kapalı inanmayı seçtiği bir okyanusa adım attım. Var mıyım, yok muyum bunları geçtim çünkü hala hissedebiliyorum. “Ve masumiyet de yiter…” Sonrasından gelen ses, öteden gelen ses… Nereye gideceğimi bilmiyorum. Beklesem bir türlü, beklemesem bir türlü… Zamanımın geleceğini biliyorum bir gün.

Bir ambulans geçti. Bu ses beni duyduğum her seferde böyle sarsmak zorunda. Belki kendi geleceğini içten içe tahmin eden o insanlardanımdır ben de. Hangi köşede, hangi tarihte, hangi saatte yiteceğimi bilmiyorum ama eminim onlardan birinin arkasında, o ses benim için de caddeleri ıstırap dolu sesiyle boğacak; sanki benimmişçesine. Ve belki de başka bir ruhu sarsacak kendi geleceğini onun yüzüne vurarak.

Kalkıp telefonumu kapattım. Çalsın istemiyorum. Konuşmak, anlatmak zorunda olmak istemiyorum. Dizime gelen sularda bir adım daha ileri gitmek istiyorum. Yalnız, bir başıma… Hiç bilmemek, hatırlamamak, işte bu nedenle elzem. Yüzüme giden ellerimdeki bulaşık deterjanı kokusu burnuma doldu. Okyanusun gerçekliğinden çekti çıkardı. Gerçeklere dön, bırak kim inanırsa inansın. Sonuçta afyon! Bulaşık deterjanı gibi gerçek değil ama değil mi?

“Kar kanar ve masumiyet de yiter…” Kendi masumiyetim zihnimde benimle büyüyen bir parça misali bir ileriye adım atarken fark ettim; inan ya da inanma; güven ya da güvenme, önünde bak ve bu “kahpe dünyada”, bu okyanusta gerisini ya da ötesini düşünme. En iyi arkadaşım birkaç saat önce bir şey söyledi: “Hepimiz birbirimizi kullanıyoruz. Kara kaş kara göz için bir arada değil, yaşamak istediğimizden beraberiz!”

Hiç yorum yok: