2011-10-30

Bir Sabah

Bilmiyorum. Neresinden tutup başlasam, neresinden tutup düzelsem bilmiyorum. Günlerdir boğazımdan doğru dürüst bir lokma geçmedi. Hep geçiştirdim. "Akşam yerim," dedim kendime. Sonra "Yok, sabah yerim artık," dedim. Dediğim her şeyin bir yalan olduğunu bilerek. 'Belki yarın daha farklı olur.' Bu da bir yalandı aslında.

Yalnızdım. Arabada sessizce bekliyordum. Kafamı cama yasladım. Dışarının soğunu yanağımda hissettim. Daha da yaslandım cama. Arabanın içinden soğukla birlikte taşındım sanki. Camın buğusu suratımı ıslatırken, vücudumu da alıp başka bir dünyaya taşıdı. Uyuştum. Kanım damarlarımda yavaşladı. Uykuya dalıyordum.

Gözlerimi puslu bir sabaha açtım. Güneşten eser yoktu. Gök kapalıydı. Her tarafımın tutulduğunu hissettim. Doğruldum. Doğrulur doğrulmaz da vücuduma tatlı bir ağrı yayıldı. Hükmü altında aklım uyku mahmurluğunu yendi. Boynumu kütlettim. Vücudum gevşedi bir an. Koltuğa daha da yayıldım. Arabanın tavanı müsade ettiği ölçüde kollarımı kaldırdım. Esnedim. Uzun bir esneyişti. Benzin ile kavunlu araba parfümü burnumdan içime aktı. Sanki yavaş yavaş duyularım netlik kazanıyordu. Ve en sonunda duymaya başladım. Şehir daha uyanmamıştı. Altıya geliyordu saat. Bu soğuk havada kuşlar da şakımıyordu. Sessizlik hakimdi çevreme. Sessizlik sarmalamıştı bedenimi, kulağım uğultusuyla dolup taşmıştı.

Arabanın kapısını açıp dışarı çıktım. Pusluydu. Elli metre ilerisini zor görebiliyordum. Kollarımı uzayıp giden gri gökyüzüne doğru kaldırıp gerindim. Pantolonum düşmek üzereydi. Hafifçe yukarı çektim. Kapıyı kapatıp, üstüne yaslandım.

Üşüyordum. Üzerimde ince bir hırka vardı. Kendime sarıldım. Bekledim; neyi beklediğimi bilmeden. Beş-on dakika öylece durmuş olmalıyım ki vücudum tepki verdi. Daha şiddetli titremeye başlamadım. Arabanın kapısını açıp kendimi koltuğa bıraktım. Dışarıdaki havanın kömür kokusu benimle beraber içeri dolmuştu. Kavun ve benzin kokusuyla harmanlandı.

Gözlerimi kapatıp bir süre daha bekledim. Hareket etmek için hiçbir istek yoktu içimde. Beni iten, bir şeyleri kovalamam için kamçılayan, yol gösteren veya bir yola iten. Kolumdaki saate baktım. Yan dönmüştü. Kolumu sallayarak düzelttim. Altıyı yirmi geçiyordu. "Gitme vakti," dedim kendi kendime, ama bu sefer yüksek sesle. Fısıltı halinde çıktı aslında. En azından ağzımdan dökülebildiler, diye geçirdim içimden.

Anahtarlar vites kolunun yanındaydı. Uzandım. Alırken yere düşürdüm. Boynumu eğerek uzanmaya çalıştım koltuğun altına. Soğuk metal elime değer değmez doğruldum. Evin anahtarlarıyla aynı anahtarlıktaydı. Gözüm başka tarafta arabanın anahtarlarını diğerlerinden ayırt edip kontağa yerleştirdim ve çevirdim.

İlk seferde çalışmadı. Dışarıda hava buz gibiydi. Birkaç seferin ardından motorun ateşleme sesini işittim. Vitesi bire alıp arabayı yolun akışına bıraktım.

Arabayı park edip sabahladığım kavşak eve yakındı. Sanayi sitesinin ardında, şehirden biraz uzak, gündüzleri işlek bir kavşaktı. Geceleri kavşağın hükmü kamyonlara geçerdi. Sabah bu saatlerdeyse henüz pek bir ziyaretçisi olmadan beklerdi köşesine çekilip. Sanayi sitesindeyse hayat canlılık kazanmaya başlamıştı. Kimi iş yeri sahipleri doğan güneşle kepenklerini açıyorlardı. Fazla oyalanmadan eve sürdüm. Sanayi sitesi şehirlerarası karayolunun üst tarafındaydı. Altı şeritli bu hat ne gece ne gündüz uyumaya vakit bulamazdı. Belki ayaklarını uzatıyordur. Herhalde insan en azından bunun için vakit yaratıyordur kendine. Güldüm. Yol, altı üstü!

Kırmızı ışığa yakalanmadan geçtim. Sanayi sitesi ile karayolunun birleştiği kavşağın karşısında belediye binası vardı. Biraz Amerikan Beyaz Sarayı'nı anımsatan biraz da Pamukkale'deki travertenleri anımsatan bir yapıydı. Fazla gösterişli değildi ama ilgi çekiyordu. Şehre yeni gelenler uzun uzun süzerdi. Hemen önünde şehir garajı olduğundan doğrudan gözlerine sokuyorduk aslında. Şehir garajının köşesinde sağa dönüp caddede hızımı yetmişe çıkararak ilerledim. Fırına uğrasam mı diye düşündüm. Anneannem kalkmıştır mutlaka. Ama sonra nedense vazgeçtim. Hızı biraz daha arttırıp eve doğru sürdüm.

Sitenin girişinde yavaşladım. Çok büyük bir site değildi. On apartman vardı; iki tane de bahçıvan kulübesi. Siteyi ortadan ikiye bir yol bölüyordu. Çıkmaz sokaktı. Sola doğru dönüp arabayı her zamanki yerine park ettim. Kollarım direksiyonda biraz bekledim. Öylece bekledim. Almam gereken bir karar ya da akıl erdirmem gereken bir düşünce yoktu aklımda. O boşlukta öylece bekledim. Mavi filtreyle perdelenmiş gözlerimi sıkı sıkıya kapattım. Bekledim.

Bir an şiddetli bir rüzgar vurdu; bir an sonraysa her şey yine eskisi gibi süt liman. Bir nefeste doğruldum ve arabadan çıktım. Kilitlemeyi unuttuğum apartmanın köşesini dönünce aklıma dank etti. Gerisin geri döndüm. Kapıyı kilitlerken üzerimde bakışların ağırlığını hissettim. Kafamı kaldırıp bakmadım. Komşularımızdan biriydi mutlaka. Belki de birileri. Araba sesi duyar duymaz pencereye koşan çok kişi vardı.

Apartmanın köşesinden tekrar döndüğümde yağmur başladı. Yavaş yavaş atıştırıyordu. Ama şiddetleneceği aşikardı. Soğuktan buz kesmiş halde apartman kapısından içeri daldım.

Merdivenler eflatun rengindeydi. Her apartmanın kendine özgü bir rengi vardı. Duvarlar eflatun, ortasında koyu mor bir bordür... Yedinci daireye eşkin, yavaş adımlarla çıktım. Aklımda hala filizlenen bir düşünce yoktu. Boşluk hissi ile sarmalanmıştım. Yürürken bile bekliyordum. Sarmal merdivenleri yedinci daireye kadar takip ettim. Varana kadar durmadım.

Elimdeki anahtarlardan evin anahtarını birkaç denemede buldum. Akşam evden çıkarken en kalabalık anahtarlığı seçmişim. Anahtarı deliğe yerleştirip kapıyı açtım.

Evin içi sıcacıktı. Yüzüme çarptı doğrudan hare hare. Ev sessizdi. Dışarıdan geldiğimden olsa gerek sıcaklık ellerini boğazıma götürmüştü sanki. Nefes aldırmıyordu. Yağmur da hızlanmış olsa gerekti. Evin sessizliğini panjurlara inen yağmur damlaları deldi geçti. Anneannem daha uyanmamıştı. Sabah kalkar kalkmaz önce çayı demlerdi çünkü. Sonra beni uyandırır, kahvaltı ederdik. Saat daha erkendi ama. Mutlaka birazdan kalkardı. Gitmiş olduğumu anlamasın diye ayakkabılarımı içeri alıp portmantoya koydum. Kapıyı mümkün mertebe sessizce kilitledim. Giriş kapısının hemen karşısındaki mutfağa girdim. Yemek masasında duran sürahiden bir bardak su içtim ve odama gittim.

Kapımı sessizce kapatıp üstümdeki her şeyi çıkarttım ve yatağa girdim. Yorganı üstüme çektiğimde soğukluğu hem okşadı hem yaktı. Beklemeye koyuldum. Anneannemin dokunuşu ve sesiyle yeni bir güne merhaba demeyi bekledim. En azından zayıf bir taklidini yüzüme ve aklıma yerleştirmeye çalıştım.

Anneannem sessizce açtı kapıyı. Sanki beni uyandırmaya gelmiyordu. Terliklerinin halıdaki sesini işitebiliyordum. O terliklerini çok severdi. Siyah fiyonklu, hafif topuklu bir terlikti. Halıda bile tok bir sesi vardı. Omzuma dokundu, öldürmekten korktuğu bir kelebeğe dokunur gibi.

"Hadi kalk, kahvaltıyı hazırlıyorum," dedi usulca. "Elini yüzünü yıka da gel." Elini omuzlarımdan yüzüme taşıdı. Tatlı bir soğuğu vardı. Buğulanmış içim çözüldü. "Kalkıyorum," dedim. Gözlerim hala kapalıydı. Odadan çıkışını dinledim.

Ayrılışıyla beraber üstüme rahatlamayla karışık huzur çöktü. Uykuya daldım. Ve bir rüya gördüm...

Hiç yorum yok: