Gece karanlıktı olabildiğine. Zifiri karanlıkta annem ve kardeşime yürüyordum. Karanlığın bizim üzerimizde hiçbir etkisi yoktu sanki. Neşeliydik. Bilmediğim bir yerden geliyorduk. Kardeşimle annem el ele tutuşmuşlardı. Neden böyle gülüyorduk bilmiyorum. Ama karanlık sokak, cadde veya patikaya- ne olduğunu kavrayamıyorum karanlıktan ötürü- kahkahalarımız hayat veriyordu. Bir renk biz vardık.
Gökyüzünün karanlığını delmeden güneş doğdu sonra. Karanlık gökte sarı bir ışık topu misalı geldi ve geçti; doğdu ve battı. Gökyüzü renklenmedi. Biz bir an kafamızı kaldırdık, baktık. Güneş birkaç saniye içinde doğup batmıştı. Biz de bakışlarımızı yeniden yola diktik. Bir şeyler değişmişti ama. Gelecek olanın korkusu akıllarımızın hakimiyetini ele geçirmişti. Artık gülmüyorduk.
Güneş bir kez daha doğdu. Sarı renkten eser yoktu. Rengi geceye uyum sağlamak istercesine koyulaşmıştı. Bu sefer korku saldı, ona bakan yüreklere. Kavuniçiye yakın, sanki kan karışmıştı özüne. O da evvelki gibi bir anda doğup battı. Havayı uğursuz bir ses doldurdu. Korku gözlerimizde büyüdü. Korku bulaşıcı bir hastalıktı. Üçümüzü de aynı anda esiri kıldı. Birbirimize sokulmadık ama. Uzaklaştık. Aslında ben uzak duruyordum, mesafemi koruyordum. Yolda yürümeye devam ettik. Adımlarımız ne hızlandı ne yavaşladı. Gözlerimiz ufkun olması gereken yere dikilmişti.
Sonra güneş bir kez daha yükseldi. Karanlığı yaramadı yine, ama bu sefer esaretimizin ağırlığıyla yere çivilendik. Güneş yaralanmıştı sanki. Yüzeyi kabuk bağlamıştı. Kan damarları vardı sanki. Atıyor gibiydi. İltihap nabzı gibi... Ölüm salındı sanki dünyanın üzerine. Yeni hayatı müjdelemek için canımaydı kastı. Güneş bir kez daha battı. Gözlerimiz hala ufkun olması gereken yerdeydi. Güneşin bir kez daha doğuşunu korkuyla beklemeye başladık. Yanıma sokuldu sevdiklerim, inandıklarım, yanlarında mutlu olabildiklerim. Korkudan taş kesilmiştim.
Güneş son bir kez daha doğdu. Damarlarından kan renginde öfke fışkırıyordu. Yeryüzü titredi. Ölümün sesi kulaklarımıza doldu. Ufukta bir dağ lavını yeryüzüne kustu. Her yönden lav nehirleri üzerimize aktı. Koşmaya başladık. Ardımıza korku dolu gözlerle bakıyorduk. Hayatımda koşmadığım gibi koştum. Sıcaklık arttı. Her yerden dumanlar karanlık semayı pusla lekeliyordu. Güneş tam tepemizdeydi.
Önümüzde, karanlığın göbeğinde bir yokuş belirdi. Tanıdık bir sokaktı. Çevredeki evler de bildik idi. Evimizin üst sokağıydı. Yukarıda boş olması gereken arazinin ortasına bir ev yükseliyordu. Ardımızdaki lavların tehdidi bizi yokuşa sürdü. Tanıdık sokak korkuyu az da olsa sildi. Sanki evimiz burası der gibiydik. Kardeşim hızlanarak önüme geçti. Ben onun ardından, annem de benim ardımdan koşuyordu. Bir an nedensiz arkama baktım. Annem takılıp düşmüştü. Olduğum yerde kalakaldım. O eve girmelisin diyordu içimden bir ses. Boş olması gereken arazide bir sığınaktı gözümde. Annemin ardında ise korku vardı. Lavlar geliyordu. Çok hızlı. Annem yardım ister gibi elini uzattı. Kafamı çevirdim. Eve baktım, sonra tekrar anneme. Taş kesildim sanki. Ayaklarım kıpırdamıyordu. Kardeşimin sığınağa ulaştığını biliyordum. Ben de gitmeliyim, dedim; kalmalıyım, da dedim. Zaten çalkantılı olan aklımı bir de çelişkinin rüzgarları vurdu. Annem yerde acı ve korkuyla kıvranıyordu. Lavlar vurmak üzereydi. Koşmaya başladım deli gibi. Kolundan yakaladığım gibi yerden kaldırdım. Ardımızda şahlanmış lavlar bize ölümün ne kadar yakın olduğunu fısıldarken hayatımız için düşe kalka ilerledik, ta ki eve girene kadar.
Koridorları küf kokuyordu. Duvarlar yosun kaplıydı. Dışarının sıcağından sonra içerisi soğuk geldi. Annem de bir an oradayken bir an sonra kayboldu; kardeşim gibi. Yalnızdım. Yukarı kata çıkan merdivenlere ilerledim. Güneşin korku salan görüntüsü, lavların tehdidi yokken aklımın iplerini geri elime aldım. Sonra hiç ummadığım bir anda ev temellerinden sarsıldı. Sığınağım çöküyordu. Merdivenler kırmızı renkle yıkandı ve lavlar aşağı indi. Yalnızdım. Boşluğa sarıldım ve ölümü bekledim korkuyla.
Ve sonra uyandım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder