Nor tekrar kendine geldiğinde, gökte ay hala parlaktı. Can etrafında bir ileri bir geri, yüzündeki büyük hayal kırıklığıyla gidip geliyordu. Bir gayretle doğrulmaya çalıştı. Etrafına bakındı. Bir sürü ölü kurtadam etrafında yatmaktaydı. Kanları cüppesini ıslatıyordu. Gözleri etrafta Lale’yi görmeyi bekledi ve göremeyince de tüm gerçekler beynine teker teker hücuma geçti. Can, Nor’un hareket etmeye çalıştığını görünce yanına geldi. Arkadaşına yardım etmek için elini uzattı. Yerden kalktıktan sonra yüz yüze geldiler ve her ikisi de birbirlerinin gözlerinin içine baktığında çabucak harekete geçmeleri gerektiğini anladılar. İkisi de zayıf olabilirdi. Ama birbirleri için oradaydılar. Biri göz olurdu; diğeri kulak. Birlikte oldukları sürece hiçbir güç onları durduramazdı.
Can kamp için kullandıkları eşyaları toplarken, Nor da yaratıkların etrafta bıraktıkları izleri belirlemeye çalıştı. Yaklaşık on dakika sonraysa kovalamacaya başladılar. Nor “Dünya’ya gelmeden önce fazlaca araştırma yapmıştım. Kurtadamların kendilerine özgü bir şehirleri var. Lale’yi muhtemelen oraya götürüyorlar.” diye açıklamaya çalıştı durumu, “Oraya varamadan onları durdurmalıyız.” Can “Hiç bilmiyordum. İşgalden nasıl kurtulabildiler, acaba?” dedi nefes nefese. “Bilmiyorum. Tek bildiğim Lale’yi, onlar şehre varamadan kurtarmamız gerektiği.”
Sabahın ilk ışıklarına kadar hiç durmadan koştular. Hava aydınlanınca tempolarını birazcık daha arttırdılar. Kurtadamlar ay ışığının sönmesiyle birlikte insan formlarına dönmüş olmalılardı. Bu yüzden arayı kapatmak ve onları yakalayabilmek için çok büyük bir şansları vardı. Can, Nor’a baktığında arkadaşının tükenmek üzere olduğunu gördü. Ama biliyordu ki Nor asla durmayı kabul etmezdi. Hem kendisi de istemiyordu. Bir an önce Lale’ye ulaşmaları gerekiyordu. Çok geçmeden… Güneş tam tepelerine gelene kadar ilerlemeyi sürdürdüler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder